Cengiz SAVAŞ Resim ve Heykel Sergisi

“Söyleşmeler”

05 – 24 Nisan 2013

AB

1956 ‘da Uşak- Eşme’de doğdu. 1979’da Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümü’nden mezun oldu. Belirli bir süre  orta öğretim kurumlarında öğretmenlik yaptıktan sonra, 1982 yılında Milli Eğitim Bakanlığının açtığı sınavı kazanarak Gazi Yüksek Öğretmen Okulu’na Resim Anasanat  Dalı asistanı olarak atandı. Kültür Bakanlığı, Ziraat Bankası, Devlet Resim Heykel Müzesi gibi resmi kurumların yanı sıra  yurt içi ve yurt dışı bir çok resmi ve özel koleksiyonlarda ve müzelerde eserleri bulunmaktadır. Halen Gazi Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.

KENDİ TÜRKÜSÜNÜ SÖYLEYEN ADAM
Zafer Gençaydın
Kin ve nefret duygularından beslenen karanlık güçlerin kirli siyasetinin eğitim kurumlarına–özellikle de öğretmen yetiştiren kurumlara bulaştırıldığı ve elini çekmediği yetmişli yılların sonlarıydı. Yani gençlerin birbirlerine boğazlattırıldığı yıllar. Yurtdışı ihtisas öğreniminden yeni dönmüş ve bir zamanlar bir tapınakta ibadet edercesine öğrencilik yaptığımız Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş bölümüne yeni atanmış bir öğretmen olarak estirmeye çalıştığımız yeni sanat eğitimi rüzgârıyla öğrencilerimizi güdülemeye çalışırken tüm hevesimiz kursağımızda düğümleniyordu. Değişik siyasal görüşlü öğrenciler arasındaki çatışmaların yaşamı kana buladığı ve insanların can derdine düştüğü, okula devam etmenin nerdeyse olanaksızlaştığı bir gerilim ortamında öğrenci olarak varlıklarını sürdürmeyi, geleceklerini kurtarmayı başaranlar olsa da o kuşağı kayıp kuşak olarak görenler de olmuştur. Ancak her şeye karşın o günlerin zorluklarının pişirip güçlendirerek bu günlere taşıdığı birçok kişiden biri de atölyemdeki öğrenciliğinden beri tanıdığım Cengiz Savaş’tır. O zamandan bu yana çalışmalarını yakından izlememe karşın resimlerinin ve son zamanlarda yapmaya başladığı heykellerinin kökenindeki güdünün nereden kaynaklandığı konusunda doğrusu pek düşünmemiştim. Açtığı bir serginin kataloğunda (2007), “Adını anımsamadığım bir ozan; ‘Her kuş kendi coğrafyasının renklerini kanatlarında taşır’ der. Resimlerimin otobiyografik bir yanı olduğunu düşünüyorum. Resimlerimin konusu insanlar, yaşadığım coğrafyaya ilişkin insan tiplemeleridir.” diyor Cengiz. Benzer bir sözü de Fransız düşünürü H, Taine söylemiş. Belleğim beni yanıltmıyorsa şöyleydi: “Her coğrafyanın kendine özgü bir bitki örtüsü ve hayvan türü olduğu gibi, kendine özgü kültürü de vardır. Bana yaşadığınız coğrafyayı söyleyin, size kültürünüzü anlatayım.” Her sanatçı gibi ressamlar da ne yaparlarsa yapsınlar aslında kendilerini, kendi öykülerini, kendilerini biçimleyen coğrafyalarını anlatırlar ve isteseler de genelde kendi kültür çevrelerinin dışına pek çıkamazlar. Nasıl ki bir kültür varlığı olarak sanatçılar yaşadıkları toplumun damgasını taşırlarsa, her yapıt da sanatçısının damgasını taşır. Sanat bir anlamda insanın ilgi duyduğu şeyleri (nesneleri) bir parça kendi(si)leştirmesi; kendisini de o şeyleştirmesi –işte ne yapıyorsa- yani kendini, özdeşleştiği nesneye sindirmesidir. Sanatçının özgünlüğü bağlamında söylemek gerekirse, yapıtları kendi parmak izi gibidir.
Bir ressamın resimleri de biçemi de kendisidir. Özgünlük, kendi olabilmektir. Yani bir sanatçı için, çok iyi bir başkası olmaktansa, kötü bir kendisi olmak daha iyidir. Bu da güçlü bir kişilik gerektirir ve insanın geliştirebileceği en zor davranış biçimlerinden biridir. D. Cündioğlu’nun deyimiyle: “İnsanın en büyük eseri kendisidir, eğer anlamını bilirse.” Öyleyse bu anlamda sanat, insanının kendini tanıma, keşfetme serüvenidir. Montaigne de şöyle diyor: “Her konudan çok kendimi incelerim. Benim metafiziğim de budur, fiziğim de.” Kendini tanıma ve keşfetme aracı olan sanat serüveninin kökenini insanın yetişkinlik çağında değil, psişik yapısının temellendiği geçmişinde aramak gerekir. Çünkü insan, kişiliğini oluşturan deneyimlerin çoğunu küçük yaşlarda edinir. Ayırdında olmadan mutlu ya da mutsuz geçirilen ve “Kaybolan Cennet” olarak
nitelenebilecek ve tüm yaşam boyu insanın peşini bırakmayacak olan çocukluk çağının sanatçıların yaratıcılığının ana kaynağını oluşturduğu söylenebilir.
Bu sürecin nedenini ve nasıl bir yol izlediğini 2010 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Perulu
yazar Mario Vargas Llosa, Genç Bir Romancıya Mektuplar adlı kitabında özlü biçimde dile getirmektedir. “…, kadınlar ve erkekler çocukluklarında veya ilk gençliklerinde kişiler, olaylar, anekdotlar ve yaşadıkları dünyadan farklı dünyalar hayal etmek gibi zamansız bir eğilim geliştirirler; daha sonraları edebiyat mesleği diye adlandırılacak şeyin başlangıç noktası işte bu eğilimdir. Hayal gücünün kanatlarına binerek dünyanın gerçeklerinden, hayatın gerçekliğinden uzaklaşma arzusuyla edebiyatın icrası arasında çoğu insanın asla aşamayacağı bir uçurum uzanır. Bunu aşmayı ve diğer tarafa geçmeyi başaranlar, yazarak dünyalar inşa eden ve yazar adı verilen azınlıktır .” (Çev. Emrah İmre, Can Y. 2012, s.14.).
Mario Vargas Llosa’nın edebiyat için bu söyledikleri, estetik temeli aynı olan tüm sanat dalları için de geçerlidir. Çünkü “yaşamın zorunlu bir devamı olan yaratıcılığın” kökeninde yatan nedenler aşağı yukarı aynıdır. İnsan gerçekler karşısında düştüğü sıkıntılardan ya kaçıp kurtulmak ister ya da eksik kalmış bir yaşamı kendince tamamlamak amacıyla kendi yarattığı ve sığındığı yedek dünyada kendini keşfetmeye çalışır. İşte içinde kendini gerçekleştirmeye çalıştığı bu sığınağın –ya da sırça köşkün- adı sanattır ki insana inançlardan daha çok mutluluk seçenekleri sunar. Ancak sanatçı, mutluluğu sorunsuzlukta arayan değil, uzlaşamadığı bir dünyaya karşı duyduğu huzursuzluktan kaynaklanan başkaldırının kazandırdığı özgüven ve farkındalık bilincinin yarattığı hazda arayandır. Bir sanatçıyı tanıyabilmek, onun çocukluğuna inmek ve düşünce dünyasına girmekle mümkündür. Bu iki bakımdan önemlidir: birincisi, yaptıklarının, kökünü geçmişten alan yaşanmışlıklara dayalı olarak içsel bir ihtiyaçtan doğup doğmadığı; yani kendini tanımaya yönelik, kendi kendisiyle yaptığı iç hesaplaşmaya dayanan düşüncelerinin sonucu olup olmadığı -bir başka deyişle kendi öyküsünü yazıp yazmadığıdır. İkincisi de, çoğu kez bir kişilik zayıflığının sonucu olarak, çağdaşlık ya da yenilikçilik(!) adına moda eğilimlerin peşine takılma ucuzluğuna düşüp düşmediğini anlamak içindir. Bir sanatçı için en büyük tehlike başkasının peşine takılıp “büyük bir cüce” olmaktansa kendi yüreğinde yatan kendi halinde “küçücük bir dev” olmak daha iyidir. Çünkü başkasının izinde yürüyenin kendi izi olmaz. Başkalarının ardında yürüyenler, ardında yürüdüklerinin gölgesinde kalan cüce gibidirler. Gerçek sanatçılar bildikleri (inandıkları) yolda tek başına yürümeyi göze alabilenlerdir. Kuşkusuz güçlü bir ‘ben’ duygusuna sahip olması gereken sanatçının, özgür ve özgün olma uğruna geçmişine, kendisinden önceki kuşaklara ve çağına sırtını dönmesi, kültürel birikimi yadsıması gerektiği anlamına gelmez. Onlar, geçmişin ustalarına bir yandan hayranlık duyarlar ama öte yandan onların gölgesinde kalmanın da sanatsal anlamda kendi ölümleri anlamına geleceğini iyi bilirler. Her birey gibi toplumunun doğal uzantısı olmakla birlikte sanatçı kendi geleceğini yaratma kaygısıyla, kendi kalabalığıyla baş başa kalmayı seçerek, gerekirse toplum dışı kalmayı göze alıp kendilerini yalnızlığa çekebilirler. İnsanın kendisini yalnızlığa çekebilmesi yapılabileceklerin en zor olanıdır ve güçlü insan işidir. Yalnızlığı göze alamayan biri yaratma istencini nasıl gösterebilir ki? Ancak yalnızlığa ayrılan zaman yaratıcılığa ayrılabildiği ölçüde anlamlıdır. Yoksa yalnızlık, toplum kaçkınlarının sorunlar karşısındaki umarsızlıklarının verdiği sıkıntıdan başka bir anlam taşımaz. Sanatçının kendisini yalnızlığa çekmesi, çağın sanatına, kültürüne, bilimine, teknolojik gelişmelerine, toplumsal sorunlarına ilgisiz kalması anlamına gelmemelidir. Ancak sanatın içsel gereksinimlerden doğduğu düşüncesinden çıkarsak, yenilikçi ve çağdaş olma adına modaya kapılarak, içselleştiremediği iğreti düşüncelerin peşine düşmek sanatsal kişiliğin ve özgünlüğün düşmanı olduğunun da bilincindedir sanatçı.
Onlar eldekiyle (var olanla) yetinme ve alışkanlıklarıyla yaşayan çoğunluğun uzlaştığı geçerli değer yargılarıyla bütünleşme yerine sürekli bir değişimin peşinde ve ‘geleceğe
sıçrama’ arzusu ile çağın tüm olanaklarını amaçları doğrultusunda değerlendirme yolunu seçerler.
“Sanatın insansızlaştırıldığı” bir dönemde moda akımların sarmalına düşmeden, insan duyarlığını ortaya çıkarmaya olanak sağlayan boya tadına ve fırça güzelliğine dayalı bir anlayış, sanatçının kendi kişiliğiyle de örtüşüyorsa, geçmişin yeni bir bilinçle ele alınarak çağdaş bir dile dönüştürülmesi hep olasıdır. Bu durum tümüyle sanatçının içsel gereksinimiyle ilgili bir durumdur ve yenilikçilik adına akşamdan sabaha değişim olamayacağına göre de tutarlılığın gereğidir. Sanat yapıtlarının gücü şu ya da bu anlayışla veya teknikle ilgili değil, yaratım sırasında sanatçının yaşadığı duygu yoğunluğuyla ve zenginliğiyle ilintilidir. Unutmamak gerekir ki sanatın eskisi-yenisi, soyutu-somutu ya da ne yapıldığı değil nasıl yapıldığı ve etkileme gücü önemlidir.
Bu bağlamda Cengiz’in anıtsal figürlü resimleri ne gündelik yaşam sahnelerinin beylik etimlemeleri ne de resmedilmiş ruhsuz, anonim tiplerin oluşturduğu “insan
natürmortlarıdır.” Onun figürleri, kendi çevresindeki insanlarla olan kökü geçmişteki
duygusal bağlarının, sözcüklere sığdırılamayan yönlerinin görselleştirilmiş dışavurumlarıdır. Yalnız işlediği temalar açısından değil aynı zamanda resimsel mekân, renk, biçim duyarlığı ve yorum açısından da… Sanatçının yaşamındaki aile bağlarına ilişkin motiflerin izlerini figürlerinde üstü kapalı da olsa görmek veya sezinlemek mümkündür. Bu figürler yalnızca sanatçının çevresindeki “insan manzaraları” değil, onların ve kendi geçmişinin öyküsüdür. İki metreyi aşan tuallerdeki anıtsal boyutlu, zarif endamlı kadın figürleri sanki görünüşlerinin altında başka bir gerçeği yansıtır gibidirler. Genellikle dış dünyaya bakmaktan çok kendi dünyasına gömülerek kendi içine bakan, psişik yaşanmışlıklarını da duyumsatan sanal bir dünyanın varlıklarıdırlar sanki. Suskun ama iç dünyalarını ele verir gibi. Sanat da gerçekleri başka yoldan söylemek değil midir zaten? Açıklamak yerine, dolaylı olarak söylemek; ifade ederek duyumsatmak yani. Her sanatçının anlatmaya çalıştığı bir yaşam öyküsü vardır bilincinin derinliklerinden çağırdığı. Yaşamamızla ilgili ulu orta anlattıklarımız, yalnızca “söylemek istediklerimizdir.” Bir de açıkça söylemek istemediklerimiz vardır ki onlar da sanatın diliyle söylenenler ya da söylenebilenlerdir.
Büyük boyutlu kadın figürleri en güçsüz ya da zor zamanlarda şefkatine sığınılan veya
insanı kanatlarının altına alan eksik kalmış bir ana sevgisinin veya saygısının simgesi olamaz mı? Bir çiftçi çocuğu olarak yaşadıklarını ve değiştirmeye güç yetiremediği zor koşulların gerçekleri karşısında kendisinin ve anasının kişiliğinde birleştirdiği çaresizliğe duyduğu öfkenin kılık değiştirerek ortaya çıkan görüntüsü olarak yorumlanamaz mı Cengiz’in resimleri? Boya ve fırça güzelliğine önem veren geleneksel boyaresim (pentür) tadındaki, gerçekçi desen anlayışına bağlı göz dolduran, dingin ama derin içselliğe ve inandırıcılığa sahip bir dünyanın
insanlarını anımsatan figürler (sanatçının azizeleri de denebilir) sağlam bir teknik ve
plastik anlatımda birleşerek usta birsanatçının
işleri olarak karşımıza çıkıyorlar. Her tür özentiden uzak, gücünü kendi kökeninden
alan alçakgönüllü bir içtenliğin ve duyarlığın dışavurumu olan anıtsal resimler bir bakıma ‘peyzaj figürler’ olarak da adlandırılabilirler. Belli bir çalışma temposunu yansıtan, boyayı belli bir tazelikte ve özgür bir fırça anlayışıyla yormadan kullanarak büyük boyutlu tuallerin üstesinden gelebilmek kolay değildir. Bir sanatçı hakkında
ne söylenirse söylensin, onu her yönüyle anlamak da anlatmak da olanaksızdır. “Hiçbir söz gördüklerimizin tümünü anlatmaya yetmez.” Resimlerini görmek gerek. Onlar erbabına kendilerini daha iyi anlatırlar.
Ankara, 02 Mart 2013

Aşağıdaki görsellere tıkladığınızda büyük boyutlu görüntüleyebilirsiniz. İlgilendiğiniz eser ile ilgili bilgi almak için:
Eserin altında yazan Eser Kodunu belirterek bizimle e-posta, telefon ( 0 312 438 86 70 ) veya sayfanın altında bulunan formu kullanarak iletişime geçebilirsiniz.

İlgilendiğiniz eser ile ilgili bilgi almak için formu doldurabilirsiniz

Adınız (gerekli)

E-posta Adresiniz (gerekli)

Eser Kodu (Örnek: he1502-11)

Telefonunuz (gerekli)

Mesajınız