Gülveli KAYA Resim Sergisi

“Hayat-Ayna / Life-Mirror”

2 – 15 Mayıs 2014

A

Çağdaş resmin önde gelen sanatçılarından Gülveli Kaya’nın son dönem çalışmalarından oluşan “Hayat/Ayna” isimli sergisi 2 -15 Mayıs 2014 tarihleri arasında Galeri Soyut / A Salonu’nda izleyiciyle buluşuyor.

Fotografik herhangi bir baskı veya çoğaltma yöntemlerinin aksine, bizzat el ile tatbik ederek gerçekleştirdiği resimlerinde, dekoratif geri plan ve manüple edilmiş bir atmosfer kurgulayan sanatçı dinamik ve fantastik portreleri ile dikkat çekmekte. “Prof. M. Zahit Büyükişliyen bu durumu şöyle yorumluyor; “Bu fantastik kavram kadar yaygın bir duygu ve anlatım ortamı içeren görünüm kesinlikle yazınsal ögelere dayanmamakta, aksine, plastik yöntemle, resim diliyle söylenen bir bütünlük içinde, somut figür (özellikle portre) temasıyla (sezdirerek), çağın bütün sanatlara bir bağışı olan dolaylı, gizemli ama dolgun içerikli bir anlatım türünü sergilemektedir. GVK kanımca fikir belirginliğine ve teknik yetkinliğe aynı kuşak sanatçılar içerisinde en erken varan sanatçılardan birisi… Dikkate değer titizlikle seçilmiş öğelerin yalınlığına rağmen gerilimi en yüksek ölçüde olanı. Belki de bu yalınlık içinde, bir tuvalden öbürüne yeni coşkuları, yeni yüzleri ve dinamiği en fazla getirebileni…”

Gerek akademik alandaki başarıları, gerekse resimleriyle dikkat çeken Kaya’nın son dönem çalışmalarından oluşan “Hayat – Ayna” sergisi 2 Mayıs 2014 Cuma gününden itibaren Ankaralı sanatseverlerin ziyaretlerine açık bulunmaktadır.

Gülveli Kaya ile Sanatı Üzerine Söyleşi

Muammer Bozkurt / İstanbul 2013

MB. Sevgili Gülveli, genel olarak resim sanatı ya da kendi resimlerin için söylediğini düşündüğüm ve çok beğendiğim “Her şey Siyah ve Beyazın İçindedir” cümlesini biraz açar mısın? Sanırım seni daha iyi anlayabilmenin sırrı burada.

GK. Aslında bu keyfî bir renk veya armoni seçiminden kaynaklanan bir durum değil. Resim sanatının geleneğine yani sanat tarihine baktığımızda siyah-beyazın ne anlama geldiği daha iyi anlaşılmaktadır. Bir sanatçının sanatsal gücünü artırabilmesi için mutlaka gelenekten beslenmesi gerekir diye düşünüyorum. Bu yüzden kompozisyon kurgusunda renkten önce siyah-beyaz düşünebilme, yüzeyin doğru kullanılması açısından önemli bir altyapı bilgisidir. Öncelikli renk tercihim bundan dolayıdır. Daha sonrası ise bir resmin çok renkli olması, onu gerçekten çok renkli yapmayabilir. Önemli olan sanatçının ifade gücünü doğru tanımlayacak renkleri seçilebilmiş olmasıdır. Sanat tarihine baktığımızda her dönemin kendine göre bir renk armonisinin olduğunu görmekteyiz. Ta ki modern sanat akımlarına kadar. Hatta onlarda bile dönemleri belirli armonilerle sınırlayamasak da eserlerin kendi başlarına bir armoniye sahip olduğunu görürüz. Valör dediğimiz olayın doğru kullanıldığı zaman en az emprosyonistlerin paleti kadar geniş bir skalaya sahip olduğunu görürüz. Burası işin teorisi tabi ki, bir de işin uygulama tarafı var ki, orada siyah ile beyaz çok farklı şeyler ifade ediyor. Benim için ise bütün renkleri toparladığınızda en basit anlatıcı iki renk, birbirini en iyi tamamlayan iki kontrast ve hangi miktarda katarsanız katın mutlaka bir ara ton verir. Oysaki hİç bir kontrast iki renk bu kadar uyumlu ara skalalar vermez. Siyahla beyaz aslında rengin minimalist karşığıdır benim için. Belki de resimlerimdeki girift tekstürün dengeleyici unsuru bu iki renktir.(Siyahla beyaz çoğu kişi tarafından renk olarak kabul edilmez, bu teoride doğrudur, ancak bu tamamen kullanımına bağlıdır.

MB. Bir sanat ürününü değerlendirirken, ölçütlerinin ne olduğu ya da olması gerektiği, ürünün alanı, konusu gibi biçim-içerik yanından öte, daha çok sanatçının bir sorun olarak tavrı önem kazanmış durumda. Bu anlamda kendini nasıl konumlandırıyorsun?

GK. Sanatçının bir sorun olarak tavrı önemli bir nokta. Sanat tarihine baktığımızda ve bunun ışığında bugünü değerlendirdiğimizde bunun da neden böyle olduğu daha iyi görülmekte. Sanat akımılarının, grupların, dönem ve üslupların yerini bireysel ifadelerin ve çıkışların aldığı bir dönemdeyiz. Bu durum sanatçıya büyük bir ifade alanı veriyor. Öyle ki tuval resmi, sanatsal ifadede yerini başka iki boyutlu hatta üç boyutlu aracılara bırakıyor. Burada aracı kelimesini özellikle kullandım çünkü günümüz teknolojisi içerisinde sanatsal ifadenin bundan nasiplenmemesi imkansızdır. Daha önce görülmediği kadar yeni, kolay ulaşılır, zaman kazandıran ve istenilen sonuca direk olarak ulaşılabilen teknik materyallerin olduğu bir ortam var bugün. Müzeler, galeriler, fuarlar ve sergiler bu yöntemlerle oluşturulmuş ve bu yöntemlerin sınırlarını belirlediği kuramlarla donatılmış işlerle dolu. Bunun bir dönem olduğunu düşünüyorum. Yaşanması gereken ve tüketilecek bir dönem olduğuna inanıyorum. Bu tür ifadelerde kavramın teknikle birlikte gerçeklilik kazandığını, artistik tavrın ise bu teknolojik ışıltıyla yan yana bile gelmesinin zaten zorlama bir yaklaşım olacağı inancındayım. Ancak tüm bu gelişmeler canlı canlı devam ederken tuval resmi ne yapar? Benim için tuval resmiyle haşir neşir olmak zaten başlı başına önemli ve küçümsenmeyecek bir tavır. Teknolojinin kusursuz, pürüzsüz gerçekliğinin soğukluğunun karşısında boya ve yüzeyin ressamın jestüel tavrıyla ortaya çıkan ham, kaba ve spontan tavrı boya resmini zaten farklı bir kategoriye koymakta. İşte bu jestüel yaklaşım sanatçıyı özgün olmak veya olamamak arasında bir sınava tabii tutuyor. Hangi kaynaktan beslenirse beslensin resim bu kadar basit aslında. Ben de kendimi bu sınavın bir öğrencisi olarak görüyorum. Ne kadar başarılıyım bunu ben bilemem. Bana düşen samimiyetle çalışmak.

MB. Günümüzün dikkat çeken sanatçısı olarak, resimlerinin karşısında izleyicinin tutumu senin için ne kadar önemli? Buna bağlı bir soru daha! Resimlerinin okunabilir yorumlanabilir olmasına dikkat ediyor musun?

GK. Nasıl bir izleyiciye hitap edeceğime dair bir seçme lüksümün olduğunu sanmıyorum. Ancak, Bir resmin karşısında izleyicinin tutumundan çok, hangi tip izleyicinin benim resimlerimin karşısında nasıl bir tutum sergilediği önemli. Ben resimlerimin farkında olan birisiyim. Resimlerim kolay okunabilen, izleyiciyi kolay etkileyen formlar ve ögelerden oluşmakta. Bu durum beni hiç rahatsız etmiyor tam tersine daha çok izleyiciye ulaşıyor. Zevk dediğimiz insani beğeni duygusuna kolaylıkla ulaşabiliyor, yani zevkli birisi sanattan anlamasa da benim resimlerimle çok güzel zaman geçirebiliyor. Ancak bu durum beni kendi içimde başarılı bir sanatçı egosunun kollarına bırakmıyor. Bu figüratif kurgunun gerisinde eğer salt anlamda bir besleyici sanat bilgisi, zevki, görgü vs. daha ne sayabilirsek sayalım bunlar olmaz ise yukarıda saydığım kulağa hoş gelen tüm güzellikler benim resmim ve sanatım için bir anda dikenli bir yola dönüşebilir. Bu yüzden izleyicinin değil hangi tip izleyicin ne söylediği önemli.
İkinci soruya gelince, zaten belirli kavramlar veya dürtülerle resim yapmaya başladığım için bunların görünür olması, okunabilirliliğini de kolaylaştırıyor. Ancak bu özellikle üzerinde durduğum ve dikkat etmeye çalıştığım bir husus değil. Önemli olan resim yaparken, yani başlangıçla sonuç arasındaki macera keyif veren bir durum. Bundan sonrası benim değerlendireceğim bir şey olmaktan çıkıyor.

MB. Buradan ‘popüler kültür’ ve ‘kitch’ alanlara gelmek istiyorum. Seni anlatan tüm yazılarda resimlerin bu alanlarla ilişkilendiriliyor. Zaman zaman bundan yakındığını da biliyorum. Geniş olarak bu sorunu değerlendirir misin, bu anlamda kendini nerede görüyorsun?

GK. Burada öncelikle “popüler kültür” ve “kitch” kavramlarını açmak lazım. Çünkü bu iki kavram birbirlerine farklı platformlarda karşılıyorlar. Bunun neticesinde de benim bunlarla ne kadar ilgim var daha iyi göreceğiz. Genellikle portre resmi yapanların resimlerinde kitch sonuçlara ulaşmak doğaldır. Bu resimlerdeki kaygılar benzetmek ve makyaj yaparcasına bir yaklaşım olması kitch bir sonuç doğurur. Heveskarca yapılan bu resimlerdeki yaklaşımla benim kaygılarım tamamen farklı. Bu yaklaşım hiperrealistlerin portrelerine baktığımızda hiçbirisinin kitch olmadığını görürüz. Oysa bir zamanlar el işi yapılan sinema afişlerinin kitch olduğunu söyleyebiliriz. Popüler kültür kavramını da bu noktada yani poparttan ayrı tutarak değerlendiriyorum. Ne yapıldığından çok hangi amaçla yapıldığı önemli. Kitch art bunun en güzel örneğidir. Bu yüzden kitchle hiçbir alakamın olduğunu sanmıyorum.

MB. Peki, fotoğraf konusunda ne düşünüyorsun, resimlerinde imge mi -imaj mı öne çıkıyor? Seninle ilgili değerlendirmelerde fotoğrafa değinmeden olmuyor. Birçok yazıda “an” kavramı seni anlatırken temel referans olmuş.

GK. Fotoğraf ve resim konusu, görüntünün bir yüzeyde sabitlendiği yani 1800’ lerin ilk yarısından itibaren her dönem çeşitli sebeplerle karşı karşıya gelmiştir. Ancak ressam, fotoğraf ile hesaplaşmak yerine kendine bir çıkış yolu bulmuş ve fotoğraf her zaman resim sanatına yardımcı bir araç olmuştur. Bu bakımdan resimle fotoğrafın kıyaslanmasının bir anlamı da yok. Fotoğraf benim için söylediğim gibi iyi bir araç, iyi bir eskiz defteri niteliğinde. Eskiz defterleri pek çok sanatçının olmazsa olmaz görsel not defterleridir. Düşündüklerini, gördüklerini, seçtiklerini o deftere çizerek not ederler. Ancak benim resimlerimin eskizlerini oluşturan böyle bir defterim yok. Resimlerime referans olacak imajlar kısa sürede eskiz defterine not alınabilecek imajlar değiller.Bu yüzden bende resimlerimde kullanabileceğim fotoğraflar biriktiriyorum. Tıpkı bir empresyonistin kadraj belirlemesi gibi, fotoğraflar seçiyorum. Seçmek, sanatsal tavrın en önemli adımı bana göre. Seçim yaptığımız dünya, sanatçının objeler dünyası ile ilintili. Bu dünya doğa ise doğadan, mekan ise mekandan, kavram ise kavramlardan, fotoğrafik bir imaj ise fotoğraflardan seçmek gayet doğal. Benim için fotoğraf işte bu. Bir obje veya bir model sadece. Ulaşılması gereken bir hedef değil.
İmge mi-imaj mı öne çıkıyor sorusuna gelince? İlk bakıldığında imaj çok ön planda çünkü fotoğrafik bir gerçeklik kullanıyorum. Bununla beraber zeminde kullandığım duvar kağıdı imajı da bütün realitesi ile mevcut. Tüm bu gerçeklik anlayışı ister istemez imajı ön plana çıkartıyor. Fakat bu imajların birbirleri ile olan bütünlüğü, ilişkisi ve kurgusu bir imgenin var olmasından dolayı kullanılıyor. Yani bütün bu imajları tercih etmek için bir imgenin olması gerekli. Bu bakımdan imaj aslında imgenin yardımcısı durumunda. Fakat herhangi birini ön plana çıkarmak gibi bir endişem yok. Bu tamamen izleyicinin resimle kurduğu iletişime bağlı.

MB. Fotorealism konusunda ne düşünüyorsun. Sen bir fotorealist ressam mısın?

GK. Fotorealism, fotoğraf gerçekliğinde yapılan resimleri kapsayan bir tavır. Benim fotoğrafik gerçekliği yakalamak gibi bir iddiam yok. Fotoğrafik gerçeklikten yararlanıyorum. Bunu bir dil olarak kullanıyorum. Resimlerim iyi incelendiğinde de zaten fotorealistlerin detaycı tutumunu göremezsiniz, fotoğrafik imajlar diyebiliriz. Bu yüzden fotorealistim diyemem. Ayrıca fotoğrafik imajlar benim resimlerimin kurgusunun sadece bir parçası, tamamı bu realite üzerine kurulu değil.

MB. Resimlerinde kompozisyondan biraz söz edelim istersen. Portlerinin büyüklüğü ve üzerinde durduğu zemin/mekan bir duvar kağıdı gibi uçuşuyor. Bizi Rokoko üsluba doğru yönlendiriyor. Bu konuda ne düşünüyorsun?

GK. Kompozisyon iki temel ögeden oluşuyor. Zeminde bulunan duvar kağıdı imajları ve üzerinde taşıdığı siyah-beyaz portreler. Bir de bu iki ögenin arasında hareket eden spontan müdahaleler var. Kompozisyon dediğimiz şey zaten bana göre yukarıda bahsettiğim “seçme” eyleminden sonra gelen en önemli artistik tutum. Seçmek ve kompoze etmek. Bu bahsettiğim ögeler benim resimlerimin temel elemanları. Ancak kompozisyonun belirlenmesinde en önemli unsur siyah ve beyazın yüzeydeki dağılımı. Bu geleneksel bir tutum. Burada sanat tarihinden, özellikle de barok resminin ışık ve gölge kurgusundan çok referans alıyorum. Işık ve gölgenin resmini yapmıyorum ama ışık ve gölgenin yüzeyde kapladığı alanlar ve bu alanların oluşturduğu soyut formların yüzeydeki kurgusunu kullanıyorum.

MB: Buraya kadar değerlendirmeye çalıştığımız üsluba ulaşmak için nasıl bir süreçten geçtin, seni neler yönlendirdi, etkilendiğin ‘şey’ler neler oldu?

GK: Bu soruyu da benim için artistik tutumdaki son adım olarak gördüğüm “tavır” yani “yorum” ile açıklamaya çalışayım. Sanatçının bir eser ortaya koymasında bir çok iç veya dış etken etkili olmaktadır. Bu aynı zamanda insani bir tutumdur. Gündelik hayatımızda bile bizi etkileyen pekçok olayla karşılaşırız. Duyularımız devreye girdiğinde bundan kaçınmamız neredeyse imkansızdır. Zaman zaman üzüldüğümüz, kızdığımız, sevindiğimiz pek çok olayla yüz yüze geliriz. Fakat her duygusal reaksiyonun bir sanatsal tavra dönüşmesini bekleyemeyiz. Sanatsal serüven dediğimiz süreçte, bir eser ortaya koyabilmek için, sanatçının önce kendisine ulaşabilmesi lazım. Gelelim geçtiğim süreç ve bugünkü nokta. Bu süreç her şeyden önce hiç bir zaman bitmeyecek bir süreç. Bunu bilmekte yarar var bu yüzden de bir noktaya geldim demek benim için ukalalık yapmak olur. Bu yüzden çalışmak bitmez ancak çalışmak içinde referanslara ihtiyaç vardır. Bu sanatın tüm disiplinleri için böyledir. Sadece sorun o referansların nasıl ifade edildiği ile ilgilidir. Bu noktada da kişilik yani mizaç ortaya çıkıyor.
Soruya tekrar dönecek olursak eğer, bugüne kadarki süreçten biraz bahsetmek istiyorum. Ankara Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi 1991 girişli ve 1995 mezunuyum. Lise öncesi bir yıl üniversiteye hazırlanır gibi Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ nde bu lisenin sınavlarına hazırlandım. Aynı zamanda akrabalık ilişkimizde olan ressam İsmail İLHAN dan özel ders alıyordum. Ailem hem maddi olarak bu dersleri finanse ederken manevi olarak da beni yüreklendiriyorlardı. Benden tek beklentileri “bir şey” olmamdı. Bana özel bir hoca ve bir de model tutmuşlardı. Daha sonra atölye hocam olacak olan ve hayatıma tamamen bambaşka bir yön veren ve bu günlere gelmemi sağlayan hocam Prof. M. Zahit BÜYÜKİŞLİYEN ile de bu dersler esnasında tanışmıştım. Hatta çizimlerimi değerlendirmiş ve “ bu desenlerle bizim fakültenin sınavlarını bile kazanabilirsin” demişti. Bu sözleri beni inanılmaz derecede motive etmişti. Henüz 14 yaşımdaydım. Bu liseden çok iyi bir eğitim aldım. Liseyi bitirdiğimde dil bilen, Avrupa’ nın pekçok ülkesini ve metropolünü gezmiş ve resim sanatını “sorun” haline getirmiş birisiydim. Üniversiteye geldiğimde teknik anlamda pek çok şeyi çözmüş, kendi resimlerimi nasıl yapabilirim diye düşünen, sanatı içselleştirmiş bir öğrenciydim. Atölye hocam olan Prof.M.Zahit BÜYÜKİŞLİYEN bu konuda oldukça açık fikirli ve motivasyonu güçlü bir hoca idi. Çünkü güzel sanatlar liselerinden gelen öğrencilerin fakültelerdeki, özelliklede plastik sanatlar alanındaki bölümlere adaptasyonu, bu okullar kurulurken düşünülmeyen ve gözden kaçan bir eksiklikti. Burada görev, hem üniversitedeki hocalara hemde kişinin kendisine kalıyordu.O’ nunla çalışmak bu birikimlerimi pozitif anlamda kullanmama yardımcı oldu ve tamamen kompozisyon ve sezgi gücümü artıracak çalışmalara motive etti beni. Bu çalışmalar zamanla kendi içerisinde bir bütünlük oluşturmaya ve bir tavra dönüşmeye başladı ve üniversite II. sınıftayken bu resimlerle ilk profosyonel sergimi açtım. Afişi hala odamdaki duvarımda asılı durur. Bu benim için büyük bir ivmeydi, aynı zamanda da büyük bir risk ti. Burada sanat eğitimindeki hoca-öğrenci ilişkisi çok ön plana çıkıyor. Söz gelmişken şunu vurgulamak isterim ki, 14 yaşında tanıştığım hocam ile halen birlikte çalışıyoruz. 23 yıllık sürekli aşamaları olan bir birlikteliğimiz var. Bu çok gurur verici bir durum benim için ve iddia ediyorum ki (dünya sanatında başka örneği varmı? Bilmiyorum) Türk sanatında bu denli başka bir örneğinin olduğunu sanmıyorum. Hocamın emekli olup İstanbul’ a gelmesi beni de İstanbul’ a yönlendirdi ve kalan eğitimimi Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Prof.Hüsamettin KOÇAN atölyesinde tamamladım. Alışık olduğum resim geleneğinin tam tersi bir atölye ve sanat anlayışı hakimdi burada. Öyle ki tuval resmi yapmak için resim sehpası dahi yoktu. Taşadığım bu şok ile beraber gündelik hayatımdaki sıkıntılar da birleşince benim için dramatik bir süreç başlamıştı. Ancak bu süreci yaşamaktan müthiş keyif alıyordum çünkü benim hayatım bu değildi. Birçok kişi için işkence olabilecek bir dönem benim için şu an bile keyifle hatırladığım bir dönemdi. Bu dönemde bir binanın bodrum katındaki bir seramik atölyesinde kalıyordum. Manzarayı uzun uzun anlatmama gerek yok. Kısaca sanki bir deniz altındaki batıklar arasında yürüyormuş gibi bir ortam vardı. Atölye hem tesisattan, hem de zemininden su alıyordu. Işık ve hava kaynağı tavandaki otoparka bakan buzlu camlardı. Kısaca hamam gibi bir ışığı vardı. Ortamda o kadar ıslak ve küf kokuyordu. Günlerce bu mekanı temizlemek ve kurutmak için uğraştım. Sonunda atölyeyi tertemiz yaptım. Suyu tahliye etmeyi başardım, duvarları badana yaptım. Her şeyim küflenmişti hatta kitaplarım rutubetten şişmişti. Hatta öyle ki kütüphanemden çıkarttığım kitapları tekrar yerine koyamıyordum. Tam 8 ay geçirdiğim bu atölyeyi yazsam senaryo olur filmi çekilir. Fakat atölyenin ıslak, yosunlu duvarları çok dikkatimi çekmişti. Hem iticiydiler hem de birlikte yaşadığım, neredeyse kişilik kazanmış, arkadaşlarımdı. Sanki oradaki hayatımı kaydediyorlardı. Öyle bir zaman denk gelmişti ki, İstanbul’daki yalnızlığımda konuştuğum arkadaşlarım olmuşlardı. Bu beni inanılmaz bir nostalji duygusuna yöneltti ve resimlerime duvar imajları girmeye başladı. O yüzeylerin birebir, benzer malzemelerle tuvale uygulamalarını yaptım. Üzerlerine özledikçe karıştırdığım fotoğraf albümlerimden seçtiğim fotoğrafları kurşunkalemle çalışmaya başladım. Aslında yöntem olarak bir mahkumun hücresinin duvarlarına resimler çizmesinden farklı değildi. Benim yaptığımda bu duvarlarla yaptığım diyalogların görsel notlarını almaktı. Sonrasında taşındığım öğrenci evlerinde ise yırtılmış, hatta parçalanmış duvar kağıtlarıyla tanıştım. Bu etkileşim bir resim diline dönüştü ve duvarlarla olan duygusal bağım, tuval yüzeyinde plastik bir hesaplaşmaya dönüştü. İlk başlarda tuvale preslediğim duvar kağıtlarının üzerlerine çalışmalar yaptım. Sonra bu motifleri de kendim geleneksel yöntemlerle bizzat elle yaptım. Böylece bu motifleri de öznelleştirdiğime inanıyordum. Uzunca bir süre bu motifleri tatbik ettim ancak bugün teknoloji çok ilerledi hazır motifli tuval bezleri kullanıyorum. Üretkenliğimi artırıyor. Daha sonra bu yüzeyler üzerine, küçük etüdler yerine tek parçalı, bütün yüzeyi kaplayan transparan yüzler geldi.
İşin hikayesi bir tarafa, birde bu imajların resimsel yanı yani plastiği vardı. Beni asıl etkileyen de bu dil olmuştu. Resimlerimde üzerinde durduğum zaman-nesne-insan kavramları bu imajların kompozisyon diliyle örtüşüyordu. Duvar kağıdının “duvar” ı çağrıştıran bir imaj olmasından çok, birbirini tek düze ve düzenli bir ritimle takip eden motiflerin bütün yüzeyi kaplaması hem bir imgeye, hemde plastik bir dile işaret ediyordu. Bu tek düze ritimden oluşan bir yüzeydi benim için. Bu yüzeye yerleştirdiğim transparan siyahbeyaz yüzler ise , bu ritmi bozuyor, zaman zaman bu yüzeyin görünmesine izin verirken zaman zaman da kendisi öne çıkıyordu. Zemindeki katı, tavizsiz yüzeyi neredeyse reddediyor. Bu form kontrastlığından öte bir kavram kontrastlığydı da aynı zamanda. Bu tür tezatlıkları fark etmek ve onlarla oynamak bana heyecan veriyordu.

MB. Akademisyen sanatçı olmak nasıl bir şey? Yeditepe gibi büyük bir üniversitede Öğretim Üyesi ve yönetici olarak görev yapmaktasın. Ayrıca Türk resminin önemli isimlerinden Zahit Büyükişliyen, Ergin İnan, Fevzi Karakoç, Mustafa Ata, Aydın Ayan gibi ustalarla birliktesin. Bu ortamın sanatına ve sanat öğretimine katkısı konusunda değerlendirme yapar mısın?

GK. Bu, bir mizaç meselesi. Bu durumun benim karakterime uyduğunu düşünüyorum. Aksi halde bir koltukta iki karpuz taşımak çok zor. Üstelik belirli bir zaman sonra sorumluluklar azalmıyor, artarak devam ediyor. Bu böyle bir tercih. 2006 yılından beri Plastik Sanatlar Bölüm Başkan Yardımcılığı, 2011 yılınadan itibaren de Dekan Yardımcılığı görevlerini yürütmekteyim. Ancak artan yoğun çalışma programı beni resim yapmaya daha fazla konsantre ediyor.
Zahit BÜYÜKİŞLİYEN, Ergin İNAN, Fevzi KARAKOÇ, Mustafa ATA, Gürbüz Doğan EKŞİOĞLU, Aydın AYAN, önceki yıllarda Özdemir ALTAN gibi ve isimlerini buraya sığdıramayacağım Türk Resminin önemli isimleri ve hocalarıyla birlikte çalışmak, bitmeyen bir öğrencilik serüveninde tutuyor insanı. Her birinden hemen hergün yeni birşey görüyor, yeni birşeyler öğreniyorsunuz. Fakülteden mezuniyetimin ardından, üniversitede ki hocalığım esnasında çok şey öğrendiğimi ve öğrenmeye devam ettiğimi söyleye bilirim. Tıpkı öğrenciliğimdeki gibi bu isimlerden kritik almak, iletişim içinde olmak, birlikte yaşamak ve çalışmak eminim ki herkese kısmet olabilecek bir durum değil. Bunun farkındayım.

MB. Açtığın bu sergiyi nasıl değerlendiriyorsun? Kişisel çizgin ve genel sanat ortamı bağlamında senin için önemi nedir?
Bu serginin şimdiye kadar açtığım sergiler içerisinde benim için özel bir önemi var. Kendi içimde bir kırılma veya atlama noktası olarak görüyorum. 2010 yılından beri İstanbul da sergi açmadım. Sırf bir sergiye yetişmek zorunda hissetmemek ve gönül rahatlığıyla çalışmak için. Benim için bir ödev değil di bu sergi kısaca bunu söyleyebilirim. Bu bakımdan her resmimi farklı tarihler arasında çalıştım. Hemen her resmin üzerinden birkaç defa geçtim. Hatta bazı resimleri imzaladıktan birkaç ay sonra yeniden çalışıp yeniden imzaladım.
GK.
MB. Sevgili Gülveli Kaya, samimi yanıtların ve yorumların için teşekkür ederim. Bu tür söyleşilerin, yayınlanması ve literatüre geçmesi hem resim sanatı adına hem de genç kuşaklara referans oluşturmasını diliyorum.
GK. Çok teşekkür ederim.

Aşağıdaki görsellere tıkladığınızda büyük boyutlu görüntüleyebilirsiniz. İlgilendiğiniz eser ile ilgili bilgi almak için:
Eserin altında yazan Eser Kodunu belirterek bizimle e-posta, telefon ( 0 312 438 86 70 ) veya sayfanın altında bulunan formu kullanarak iletişime geçebilirsiniz.

İlgilendiğiniz eser ile ilgili bilgi almak için formu doldurabilirsiniz

Adınız (gerekli)

E-posta Adresiniz (gerekli)

Eser Kodu (Örnek: he1502-11)

Telefonunuz (gerekli)

Mesajınız