TEMAS-II / CONTACT-II Resim Sergisi

29 Nisan – 19 Mayıs 2016 / Açılış : 29 Nisan Cuma Saat : 18.00-20.00

BC

12 Sanatçının katılımıyla gerçekleşecek “Temas-II” isimli grup resim sergisi 29 Nisan – 19 Mayıs 2016 tarihleri arasında Galeri Soyut B ve C Salonunda izleyicilerle buluşuyor.

Sergiye katılan sanatçılar: Burak Kutlay, Demet Yazıcı, Dilara Bozdağ, Fatih Şimşek, Hamide Başer, Haticenur Özer, Kader Akçay, Melike Kılıç, Mihriban Mirap, Şahin Demir, Tıfak Arslan, Yasin Dağ

Binnur Yücebaş yazısı için tıklayınız.

Melike Bayık yazısı için tıklayınız.

Aşağıda ismi yer alan sanatçılara tıklayarak öz geçmişlerini görüntüleyebilirsiniz.
Sergide Yer Alacak Sanatçı Listesi:

Burak Kutlay, Demet Yazıcı, Dilara Bozdağ, Fatih Şimşek, Hamide Başer, Haticenur Özer, Kader Akçay, Melike Kılıç, Mihriban Mirap, Şahin Demir, Tıfak Arslan, Yasin Dağ

Ne demektir temas? Burada sadece fiziksel bir dokunmadan mı söz ediyoruz? Yoksa yönlendirilmiş algının yönlendirilmemiş ve bilinci açık izleyici ya da kişiyi uyandırabileceği bir dokunuştan mı?

Temas etmek, bir araç ile uyarmak. Burada bizim aracımız ise sanat, sanatçı ve sanat eseri. Sanatçının yarattığı eserin taşıdığı içerik ve form ile başka bir hissin ortaya çıkması amacıyla bir tür uyarı, dokunma, değme. Sanatın bir iletişim şekli olduğunu varsayarsak eğer toplum içinde yaşam biçimlerini farklı bir göz ile ele alma, aktarma, bireyin ve toplumun sesi olma, başka bir yol ile iletişim kurma, temas etme ve dürtme olduğunu söyleyebiliriz.

Sergide yer alan sanatçılar, gerek başka bedenler, gerekse kendi bedenleri ile bir aktarımın içine girip bir temas yolu kurmuşlardır. Bazı sanatçılar ise bu iletişim yörüngesini başka nesneler ile anlatma yolunu tercih etmişlerdir. Popülist bir yaklaşımla dile getirilen düşünceler olduğu kadar sadece gri, soğuk beton duvarlar ile de bir kent söylemi yaratılmıştır.

Kentleşme zaman içerisinde insanın sadece toprak ile ilişkisini koparmakla kalmamış, aynı zamanda birbirleri arasındaki mesafeyi açmıştır. Sosyal kimliklerin mekan ile sınırlanması ‘beklentilerin aynılığını’ ve ‘taleplerin standardizasyonunu’ kaçınılmaz olanı yoğunlaştırırken insan da ‘kentin diğer’lerinden aynı hızda uzaklaşmıştır/uzaklaştırılmıştır.

Kentin dokusu akıl almaz bir hızla değiştirilirken, farklı sosyolojik sınıfların birbirleri ile olan bağlarını koparmış, insanların sadece toprak ile ilişkisini koparmakla kalmamış, kitleler arasındaki iletişimi de yok etmiştir. Hızın daha da arttığı ve mekanikleştiğimiz günlerde değişim ve dönüşüm müthiş bir hızla ilerlemekte ve ona adapte olmakta güçlükler çekmekteyiz.  Sosyal toplum ise bu ivmeye ayak uyduramaz hale gelip, iç benliğinde yaşadığı/yaşattığı dünyaya yani ütopya olarak farz edilen doğaya dönme eğilimini hiç çelişkiye düşmeden aynı hızla arttırmaktadır.

Şehirde her gün hızlı bir değişimin ve çoğalmanın söz konusu olduğu binalar, sosyo-kültürel bir yaklaşımı ortaya çıkarmıştır. Bugün yıkılan ve yerine yenisi yapılan binalarla çevredeki kitle, ya orada yaşamaya mecbur bırakılmış ya da doğasından tamamen koparılarak apayrı yerlere savrulmuştur.

Kapitalist sistemin altın kuralı olarak bugün büyük balık küçük balığı yutar ve gittikçe büyümeye, yek ve tek tip olmaya doğru ilerler. Kitleler, bulunduğu lokal kültüre yabancılaşmış, popülist eylemlere doğru bilinçli bir şekilde itilen, içten içe kendini yabancısı olduğu topluma kabul ettirme çabaları güden varlıklara dönüşmüşlerdir.  Çok uluslu ve çok kültürlü bir toplumdan tek bir şeye benzemeye başlayan birey ve toplum ikilisi ortaya çıkar. Sonuç olarak globalleşen ve tekdüzeleşen hayat dinamikleri karşısında gittikçe sıradanlaşan öz benliğini yitirmiş bir toplum görürüz. Kim olduğunu, özünde ne hissettiğini önemsemeyen ve artık bunun bilincinde bile olmayan bir toplum. Eklektik ve çoğulcu yapı yerini sıradan, yaratıcı olmayan ve umursamayan, temas etmeyen insana bırakır.

Resimlerde gördüğümüz yalnız kadın, erkek figürleri soğuk ve ıssız beton bloklar gibidir. Bu yalnızlaşma ‘kentin diğerleri’yle arasında kopan bağlardan dolayıdır.  Farklı bir kültüre adaptasyon ya da kentte varlığını asimile olarak sürdürmeye çalışması sonucunda tamamen kendine ‘yabancılaşmış-başkalaşmış’ yok edilen şey için özlem duymaya ve arayışını sadece ütopik hayallerde bulmaya çalışan insanlar olmuşlardır. Binlerce insan kendi arasında içine dönmüş ve iyice sessizleşmiştir. Şehir hayatı yabancılaşmış bireylerin doğaya dönme eğilimini artırmış ama bireyler döndüğünde aradığı şeyi bulamayarak doğanın negatif dönüşümüyle tamamen yüz yüze kalmışlardır. Gidilmek istenen orman nerede? Yarattığımız bu yeni dünya bizim isteklerimizi karşılıyor mu? Yaşadığımız hayat, beklentilerimize oranla yeterince ironik değil mi? Cümbüş gibi rengarenk bir evren hayal ederken, bizi karşılayan ancak soğuk bir griden ibaret değil mi?

Toplum içinde yapayalnız kalmış, tek tipleşmiş insanlar arasında bambaşka pencereler ardından gerçekleri görmeye, dokunulmayan yaralara çare bulmaya, özünde yer alan gerçek kişiliği ile toplumu bilinçleştirmeye çalışan birey. Binde bir. Kapitalizmin istemsiz kabulüyle bambaşka karakterlerden benzer ruhlara bürünen insanlar. Popülerleşmiş nesnelerle kendini gerçek olmayan o topluma ait hissetme çabası.

Temas II sergisi kent ile yaşamayı mesele haline getirmiş ama içten içe bilinç ötesinde doğayı anımsayan, özleyen, kendi anelelerini anımsayamaya çalışan kitlenin sesine öncülük eder nitelikte.  İnsanların iç sesinde olanı dışarı vurmak ve bu istemsiz gidişe sanat ile dur demek ister. Sahip olduğumuz yegane değerlerimizi global bir toplum ve sürekli yıkılan yerine yenisi yapılan binalarla kaybedişimizi simgeler. Her yenilikte bir an daha kaybetme. Ancak yine de reel dünyanın bugün var olan çeşitli bencillikleri ve çıkarları karşısında hala içinde umut taşıyan toplumun bir kesimini de göz ardı etmemek gerekir. İçinde ümit barındıran ve bu yok oluşa teslim olmayıp, direnen toplum. Toprağa, doğaya dönmeye eğilimi olan toplum. Bu yoğun tempo, ivme, değişim karşısında hala yaşanabilecek bir yerin var olduğuna inana birey. An’larını yitiren kesimlere karşı hala nefes alınıp, değerlerini koruyabileceği yerler, topraklar, ormanlar olduğuna inanan insan. Kalmış mıdır öyle bir alan, toprağa uzanıp derinden bir nefes alabileceğimiz?

Oldukça basit bir şekilde içinde temiz ve nefis bir hayat sürülecek bu dünyada mekanikleşmeyen ve hala otonom olarak varlığını sürdürebilen bir kitle var mı? Hala uğruna savaşılabilecek, bir dokunuşla değiştirilebilecek bir düzen var mı? Sanatçıların sistemi ele alıp, onu kendi sesleriyle değiştirme temasları ile bir yol çizilebilir mi?

Melike Bayık ,2016

‘’Bilmek Dokunmaktır’’

Temas fenomenolojisinin temelinde, “dünyada olmak” özsel bir varlık katına indirgendikçe anlam kazanabilir. Yani dışımızdaki dünyanın karşılığı  olan duyular ve algı parçaları,  hissetmek  kaydıyla ortaya çıkabilir.  Şeyler, görünür olmak ya da açığa çıkmak için yetkin bir öznenin bakışından ziyade, özneden bağımsız olarak görünüşe çıkar, davranışa dönüşür ve seçtikleri özneye kendilerini gösterirler. Bu gerçekliğe göre  bedene bürünmüş öznenin algısının, tasarılarının veya niyetinin dışında duran ayrı bir dünya yoktur. Şekil verici  öznelerin (sanatçıların) etkileşimiyle ortaya çıkan bağlantıların biçim verdiği ve baktıkça değişen bir fenomen olan ‘’temas’’  kendisine dokunana fenomenler sunarak açığa çıkar ve formüllerden çok deneyimler yoluyla kendini görünür kılar. Dünya ve üzerindeki şeyler dokunulduğu ve algılandığı yerde açığa çıkarlar.Yapıtlar özler şeklinde değil, temaslar yoluyla kendini sunar. O zaman dünyayı anlama yolunda geçerli teması akıl değil, beden sağlar. Dünyanın bütünlüklü bir manzarasına sahip olmak için bakmak ve görmek yerine, dokunmak ve hissetmek gerekmektedir.

Sanatta  da bedene ve algıya verilen öncelik yadırganamaz. Nitekim bugün bedene ait ilginin artışıyla ‘’temas’’ felsefesi güncelini koruyor. Bilindiği üzere anlamlar iki boyuta aktarılabilindiğinde yada bir bedene büründüğünde açığa çıkabilir. Dünya üzerinde yaşayan bir kişi, şeylerle ya da bir diğeri ile bedeni vasıtasıyla ‘’temas’’ eder ve beden kişiye böylelikle bir devinim ve yönelim sağlayabilir. Ponty’ye göre bedenin inkarı ile mutlak hakikate erişelemez. Kişi varlığı  dünyayla teni üzerinden dokunarak temas kurar.

Bu bağlamda sanatçılar   kendilerini bakışa değil, dokunuşa açmışlardır. Çalışmalarda yer yer işlenen ‘’kadın’’ ve  ‘’erkek’’ temaları yüksek binalar arasında bazen bir deniz kıyısında resmedilmiştir. Diğer çalışmalarda ise kalabalık içerisinde ‘’tek’’ bir figürün öne çıkması yoluyla karşımıza çıkar. Figürler ya kalabalık içerisinde yada tek’dir. Kargaşa içerisinde ise her ne olursa olsun bizi tek bir figür karşılar. Sanatçıların öz benliklerinden bir temsil ibaresi olarak çıkarttıkları bu figürler, tek bir temas’ın neleri değiştirebileceğinin ön kanıtı niteliğindedir. Hayatın en kırılgan unsuru olan temas’sız kalış ve hapsolunmuşluk en basit haliyle görülmek ve farkedilmekten başka bir şey istemez. Bu bağlamda sanatçılar  dünyayla tensel bir temas kurarak karanlıkta kalan ve hissedilmeyen durumları çalışmalarında çok dilli bir sesle bir araya getirmişlerdir.

Binnur Yücebaş  – Nisan 2016

Aşağıdaki görsellere tıkladığınızda büyük boyutlu görüntüleyebilirsiniz. İlgilendiğiniz eser ile ilgili bilgi almak için:
Eserin altında yazan Eser Kodunu belirterek bizimle e-posta, telefon ( 0 312 438 86 70 ) veya sayfanın altında bulunan formu kullanarak iletişime geçebilirsiniz.

İlgilendiğiniz eser ile ilgili bilgi almak için formu doldurabilirsiniz

Adınız (gerekli)

E-posta Adresiniz (gerekli)

Eser Kodu (Örnek: he1502-11)

Telefonunuz (gerekli)

Mesajınız